Mao, Çin felsefesinin ve Çin halk bilgeliğinin en bereketli, en parlak damarından fışkıran narin bir çiçek gibi gülümsüyor şiirlerinde bizlere. Doğaya ve yüksek gökkubbeye fena halde aşıktır. Bu şiirlerde, O, "sarı turna kuşu"nun sırtında, Çin'i harmanlar gibidir. Mizacındaki iyimserliği tohum gibi Çin toprağına saçıverir. "Kızıla çalan ormanlardan" geçer. "Çalımlı tepeleri", "yakut dağları" aşar. Birdenbire "sisin ve çiğin yağdığı geniş Yangce (ırmağının) üstünde" belirir. Şiirlerini Çin efsanelerinin zenginlikleriyle bezeyen, imge' ve teşbih sanatını minyatür inceliğiyle işleyen bu büyücü, "dar keçi yollarında" yürüdüğünü unutur ve koskoca Çin'i kendisi için bir hayli küçük bulur. Çünkü bir yanı volkan uğultusundadır. Enginlere yürüyen engin bir ordunun bir adım önünde yerini alan engin bir kafa olarak şöyle mırıldanır: "Beş sıra dağlar, bizim için, hafif çalkantılı denizdeki kırışıklardır" "insan ayaklarına güvenir yirmibin li'lik bir yürüyüş için." Çinkang dağı eteklerinde sıra sıra dizilen ve "kusursuz surları andıran" Kızılordu saflarının bu koca mimarı, kendinden gayet emin, şen-şakrak ve mutludur. Her erin içindeki ateşli arzuyu bir kale olarak betimler. Başı dimdik gülümseyerek yürür böyle bir ufuk çizgisine doğru, tabi durum mükemmeldir. "Rüzgar bir resim gibi açıp seriyor kırmızı bayrağı" "İnsan hiç yaşlanmaz geçmek için bunca dağı" Dağları şiirinin merkezine yerleştirir. Dağların güzelliği ve görkemi karşısında tıpkı maymunlar kralı Şuan Vu-Kong gibidir. Dorukları gümüş gibi ışıldayan ve belveren gökyüzünün en güçlü payandası olan bu zümrüt dağlar tutuşup yansa, ozan hemen koşacak. Onları Vu-Kong'un muz yapraklarından yapılmış ünlü yelpazesiyle örterek söndürecek. Ona göre dev Kuanluan dağı, "yeryüzünün tüm güzelliklerini görmüş", "dünyayı yöneten" bir dağdır. O hem ateş, hem de buzdur. Ozan kendi içindeki muazzam devrimci gücü dağda görür gibidir. Bağrından "üç milyon Jad ejderi çıkan" dev Kuanluan dağına şöyle seslenir. "Bu denli yüce olma, bu denli karlı olma Sırtımı gökyüzüne dayayıp çekemem kılıcımı Seni üç parçaya bölmek için! Parçalarından birini Avrupa'ya verirdim Birini Amerika 'ya Birini de Çin 'de saklardım! Barış içinde dünya Tüm toprak sıcaktan ve soğuktan alırdı payını." Şiir doğrudan söyleşiyi sevmez. Bilmece gibidir. Çözmek için düşünürsün, çözdüğünde de derin bir estetik tad alırsın. Mao, doğrudan söyleşiyi sevmiyor. Şiirini efsanenin, tarihin ve müziğin renkleriyle düğüm düğüm dokuyor. Şiirlerini klasik biçimde, Ze tarzında yazan Mao, aslında sürekli birbirlerini aşarak değişen yeni biçimlerden yanadır. Ona göre her eski biçim, "düşünceyi kısıtlıyor ve öğrenilmeleri zordur" Derinliği duru ve yalın bir tarzda vermek çok önemlidir. Fikrin pırlanta damarını yakalamak, duyarlığın berrak ve engin iklimini kuşanmak. Mao bazı şiirlerinde bunu beceriyor. Çevirinin iğdişçi karakterine rağmen... Gökyüzüne uçan ve orada göksel ırmağın kıyısında yaşayan ve Çin köylüsünü simgeleyen sığırtmacın yanından dağların gümüş zirvelerini seyreden bu bilge ozan, şiirindeki pastoral renkleri bir kilim gibi döğüşen dünyanın ayakları altına seriveriyor. Döğüşen güzelleşir. "Kırmızı, turuncu, yeşil, mavi, çivit mavisi, menekşe moru: Bu renk renk gökte oynaşan kim? Yağmur sonunda, gün batarken Zümrüt yeşili bir hava yükseliyor dağdan. Eskiden kıyasıya bir savaş oldu burda. Delik deşik etti kentin duvarlarını toplar En güzel süs bu şimdi, geçide ve dağa Bugün bu yüzdendir daha bir güzelliği" Mao'nun şiirinde halk ordusu mitolojik bir tüle bürünür. Bu ordu da Mao gibi dağa aşıktır. Minşen dağ silsilelerinin "o uçsuz bucaksız dağ karları" sirenler gibi bu orduyu ç&ker. Ordunun dağları asmasıyla kocaman bir gülümseme yayılır. Komutan ise zaten ak doruklarda gülümseyen ve elinde uzun bir iple saldırgan Japon Dragonunu gözleyen bir büyücüdür. "Bakalım hangi gün kıskıvrak bağlayacağız yeşil Dragonu" diye mırıldanmaktadır. Yemyeşil tabiatın bağrında ölümsüzlük felsefesini keşfetmeye çalışan bu insan, tanrılarla birlike ölümsüz yaşamayı öğrendiği için cezalandırılan Vu Kang'ın elinden, ölümsüzlerin içkisi amber ağacı sarasını içmiş gibidir. "Bu büyük azgın ırmağı suluyorum şarabımla Dalgaları içimde kabarıyor bu deniz gibi" Mao toprakla konuşuyor ve ona "Hangi ustanın elinde tüm doğanın yazgısı?" diye soruyor. Aslında bunu 'Icederli güz rüzgârına" da sorabilirdi. Eğer toprak "bir tüfekle bin güvercinin havalandığını, bir kıvılcımla tüm bir bozkırın tutuştuğunu, bir horoz ötüşüyle tüm bir yeryüzünün ışıdığını" hatırlasaydı, Ona şahane bir cevap verirdi. Toprak ağırbaşlı, yaşlı, çılgın ve cahil bir ana gibidir. Güneşin doğuşunu taze çimen kokusu, yanar-döner ışıldayan ve buzlu doruklarla karşılar. Arkadaşlarına "çok erken yola koyulduk demeyin" diyen Ozan, şafağa vurgundur. Bakışlarını Leuşan geçidine çevirerek şöyle mırıldanır: "Yaman esiyor batı rüzgârları Yaban kazı sabah ayı'nın buz kesmiş maviliğinde bağırıp duruyor" Tabi halk ordusu ise yeni bir yürüyüş için, yeni bir şiir yaratmak için uykusundan uyanmak üzeredir. Komutanlarının şiiriyle Çin'in derinliklerine doğru... "Bu güçlü geçidin demirden olduğuna inanıyor musunuz? Şimdiden sonra dev adımlarla aşacağız tepelerini. Aşacağız tepelerini: Bir denize benziyor bu yeşil dağlar, Kana benziyor can çekişen güneş." Ya ölüm? Ya tutsaklık? Güneşin cevval çocuğu Mao, bu iki olgu karşında gayet duyarlıdır. Birisi öldüğünde ya da tutsak düştüğünde, göklerin ışıması yavaşlar, bu insanlara, "Amber ağacı şarabının iyisinden sunar Vu Kang." Dağların yemyeşil sinesinde ise mor bir kıvılcım belirir. "Birden, sanki gök altında bir kaplan tutsak düşer Yağmura dönüşür gözyaşları." Büyük efsane kahramanı Çang Eh, ölenler İçin, yenlerini savurarak gökyüzünde rakseder. Bir anlamda yalnızlıktan kurtulacağı içindir bu. Çang Eh, ölümsüzlük şerbetini içer içmez aya yükselir. Atlas kubbe ona her gece yöresini saran maviş bir okyanus gibi gözükür. Bu enginlik karşısında kendisini sürekli yalnız hisseder. Güneşin çocuklarıyla birlikte olmak... ve raksetmek. 1949. Artık o gün gelip çatmıştır. Kanatlarıyla bulutların sonsuzluğunu döven Çinkang'ların mitolojik kartalı, mavi ordusunun başında Pekin'e girer. Yabankazı ve "yaprak yaprak sıkıntısızca uçan şeftali çiçekleri" geride kalmıştır. Ozan artık, yükselen beton bloklar, madeni uğultular, demir, çelik, mensucat, bilimum sanayi kollari ve marşlar dünyasındadır. Zaten uzayın bu harika çocuğunu da şiirde besleyen de İki ana kaynaktı: 1- Doğadan yükselen kokunun, rengin ve sesin esrarengiz uğultusu, 2- Milyonların uğultusu. Doğanın seyrine dalarak ve sırtını ikinci uğultuya dayayarak yazar şiirini. "Remin Ribao'yu okuduktan sonra kafama bir sürü soru toplandı, uyuyamadım. Ilık sabah rüzgarında, doğan güneş penceremi çİ-çeklendirirken, gözlerimi Güneyin uzak maviliğine çevirip, sevinç içinde şu dizeleri yazdım: Büyük sonsuz bir ırmağı geçtim yüzerek Çu göğüne dalıp gittim boşlukta oyalansın diye gözlerim" Sessizlikten işkillenir. Kitlelerden uğultular yükselmeyince doğanın felsefesini haykırır: "Yüz çiçek açsın, yüz fikir yanyana yarışsın." Güzel ama, dalgalar hiç de dipten gelmemektedir. Yılları katlayarak ilerleyen sükunet, hayata hükümrandır. Yıl 1965. Piyasayı dolduran sahte kahramanların kaldırdığı tozdan dumandan ferman okunmamaktadır. Ama hiç kimse kitlelerden daha kahraman değildir, hiç kimse. Ve dağlar ülkesi ikinci bir devrimle karşı karşıyadır. İktidarın zirvesinde oturan acayip adam, kendi iktidarına karşı tüm ülkeyi tensellerine kadar yeniden sarsacak olan akılalmaz bir devrimi örgütlemeye soyunur. Şiir elinde kılıçla yeniden arenadadır. Tomurcukların patladığı bereketli bir baharda aniden Pekin'i terkeder. Orta ve Güney Çin'de belirir. Otuz yıl önce hüzünle ayrıldığı Çinkang dağının tepesine tırmanır. Tam da Sonbahar Hasadı Ayaklanmasının yenilgisinden sonra Uzun Yürüyüş'ü başlattıkları yerdedir. "Uzun zamandır bulutlara erişmekti emelim İşte yine uzaklardan Şu bizim uğrak yeri Çinkanşan'a tırmanmaya geldim. Geçmişin sahneleri dönüşüyor artık, Her yerde asma kuşları şarkı söylüyor, serçeler zıplıyor Dereler şırıldıyor Ve yollar hep göğe doğru. Huangyangçieh'i bir geçtin mi artık gözetilecek başka bir tehlike yok." Kendisini alabildiğine güçlü hissetmektedir. Lavların yanardağdan fışkıracağına emindir. Şiirini şu iki dizeyle noktalar. "Hiç bir şey zor değildir bu dünyada, Eğer dorukları fethetme cesaretin varsa." Ağustosta "Tek basimayım... kitlelerle beraber tek basimayım ve bekliyorum." der. Sonbaharda İse bir şiirle Ocak Fırtınasının haberini verir. "Silah sesleri enginleri yalıyor Yeryüzünü dövüyor mermi kovanları Çalıların içinde bir serçe donmuş kalmış korkusundan.Bu ne korkunç kargaşa Göçüp gitmek istiyorum buralardan" Sessizliğin yaratıcısı serçe, kitleleri serçeleştirmeye çalışan serçe, bu kargaşada kaçıp, "periler ülkesindeki mücevher kaplı saraya" sığınmak istiyor. Orada Onu "nefis sığır etiyle gulaş komünizmi sıcacık tüten patatesler bekliyor" Ocakta özgürlüğün "sesizliğe" ve "zorunluluğa" saldırısı başlar. Ortaya çıkan dehşetli bir kitle inisiyatifidir. Eylemleriyle "beni koyulaştıranlar koyunlaşmaya mahkumdur" diyen kitleler, sadece kendilerini değil, kendilerini koyunlaştıranları da koyunluktan kurtarmanın tarihsel çabasına girerler. Hareket Çin'in dört bir yanında, devrimin sürekliliğini kavrayamayanların, bizzat kendilerine yani kendi iktidarlarına karşı da devrim yapmaya cüret edemeyenlerin, şeytanın tasallutundan kurtulamayacağını haykırıp durur. Büyük ve bereketli kargaşaların mimarı, ölmeden tek mısralık şiirini söyler: "Henüz kimin kazandığı belli değildir" Büyücünün ölümünden sonra kazanan belli olur. Ve tarih kocaman bir ricata tanık olur. Şiir yeniden iner yeraltına. 25 Ekim 1990 |