Kilimanjaro dorukları, Kongo ırmağı ya da fildişi kıyıları kadınına kafası bozulan Afrikalının şu sözlerini sık sık duyar: "Bilgelerimiz der ki, sığır sürüsüne inek önderlik ederse, sürü kendini hendekte bulur" Afrikalı erkeğin dayağı tatlı serttir. Ayışığı altında, erkeğin tokatını suratında bulan kadın, tek topuk üzerinde fır döner ve acılı bir çığlıkla birlikte kıç üstü oturur toprağa. O zaman Afrikalı mağrur erkeğin şu sözü tüm ormanlarda yankılanır: "Son sözün sende olduğuna emin olduğun sürece, karının sözünü dinle." Çağımızda, hemen tüm halklarda ataerkil ruh, düşüncesini böyle açığa vurur. Komünal geleneklerin', doğayla haşırnerişliğin, dayanışma eğiliminin, kollektif anlayışın nisbeten daha ileri olduğu Afrika'da bile bu böyledir. Tabii Kürtlerde de durum farklı değildir. Kadın kaledir, erkek anahtar. Asıl keramet erkektedir. O, Kürt erkeğinin tütün kokan bıyıklarının gölgesi altında serpilip ballanan bir yemiş gibidir. Gayri gerdanına yol vermiş, genişleyip, semirmiş sınıflar için ise, Kürt kadını kötü pişirilmiş bir tırşik ya da çorti aşından farksızdır. Ne gariptir ki Kürt kadını edebiyatta ve savaşta hep ön plana çıkmıştır. Kürt ezgilerinin, lirik ninnilerinin, romansların önemli bir bölümünü onlar yazmıştır. Kürt savaş tarihi, Osmanlı egemenleri- ne karşı dağlarda kartallar gibi dikilen kadınların yiğitliğine yer verir. Savaşçılıkta ya da yöneticilikte örnek olan Pura Halimlerden, Qaha Nerkiz'Ierden söz eder. Caf aşiretini bir çeğrek ömür Alepçe'deki konağından yöneten Adile Hanımlara, Şeyh Mahmud'un baldızı Hafzehan'lara saygıyla yer verir. Hakkari'nin Türkler tarafından kesin işgali sırasında burası bir Kürt kadının yönetimi altındaydı. Kürtlerde yine de kadına ve aşka en ileri bakış Mem û Zîn'dedir. Mem û Zîn hem paganist dönem kültlerinin anlayışından, hem de Mazdek ve Batınî anlayıştan önemli ölçüde etkilenmiş bir yapıttır. Kadın ve aşk konusunda bu yapıt söz konusu o ki cereyanın dama-rından, kökünden besleniyor. Bilindiği gibi o dönemlerin Kürtleri güneşi kadına benzetirlerdi. Parlak ışıklarıyla gözümüzü nura boğmasını, karanlıkları dağıtmasını kadın güzelliğinin gücüne eş tutarlardı. Ay'ı ise erkeğe, suratında çiçek bozuğu lekeleriyle güleç bir erkeğe benzetirlerdi. Yağmurdan sonra dağların ön cephesinde ya da ardında insanlara gülümseyen o güzelim gökkuşağı da Fatma Ana'nın kemerinden başka bir şey değildi. Batınî bir çizgide yürüyen Ehmede Xanî, her şeyden önce beylerin değil, halkın ozanıdır. Kendi destanını bakıra benzetir ve şöyle der: Bu paramıza 'Değersizdir' deme, O Şahlar öncüsünün sikkesinden yoksundur. Gerçekten de "Şahlar öncüsünün sikkesinden yoksun" olan bu destan, bir halk klamı gibidir. Ozanın deyimiyle, "kimsenin adına mensup olmayan bir sevgilidir.Onun için karabahtlı ve muratsızdır." Destanın mimarına, zamanın beyi ve onun yöresinde kümelenen bir kısım Kürt aydını ilgi göstermemiş, destek vermemiştir. Ozan durumu şöyle dile getirir: Biz arkasız insanların sayfaları Padişahların sikkesiyle kabul edilmeden Birçok bilginler nezdinde çürüktür Birçok filozoflarca da makbuldür Fakat zamanın hükümdarları Bizi dinlemedi idrak kulağıyla.
Ozan Xanî güzel kadını destanında ''tacın mücevherine ve mücevherin tacına" benzetir. Ve böylesi bir kadını, haslar hasını tahta oturtarak, toplumun başkanı kılmak ister. Kürt kadınının ruh güzelliği kadar cismani güzelliğine de önem verir. Böyle bir güzelliğin apsis ve ordinatlarını destanında titizlikle çizer. Evet bir Hitit ve eski Yunan duyarlığı, minyatür inceliğiyle... Ona göre her şeyden önce güzel kadının "dudakları lal, şakakları yasemin, yanakları gül" gibi olmalıdır. Kaşlar, "felek yayının kemanına", gözler, "hatem ceylanlarının gözlerine" benzemelidir. Bakışlar öyle olmalıdır ki, "delilik vahşetinin sermayesi gözlerin dehşetinde işaret bulmalıdır." Bel, "kılıç ucu kadar" ince olmalıdır. Ozan, kadının düzen ve tertibine de büyük önem verir. Öyle ki, bu düzen ve tertip şairlerin kitabı gibi olmalıdır. Öz olarak, "Hz. Süleyman'ın yüzüğündeki lal" bu güzelliğin bir parçasına bile değ-memelidir. Kürt erkekleri yemin ederlerken, tanrıya ya da kutsal kitaba gerek duymaksızın, bu güzellik üzerine, Örneğin "yüzünün güneşiyle andımı pekiştiririm ki" gibi andlarda, and içebilmelidirler. Kuşkusuz o dönem, Kürt aydınlarının, İrani motifler ve renklerle bezenmiş güzellikler zevkidir bu. Xanî bu güzellik tasvirini biraz da destandaki aşkı güçlendirmek için zirvelere tırmandırır. O da tıpkı fildişinden kendi yaptığı bir genç kız heykeline aşık olan, antik Kıbrıs Kralı Kinyaras gibi yarattığı güzele aşık olur. Güzel söz konusu olduğunda Ozanın çenesi açılır, betimlemeleri uzadıkça uzar. Zün'nun El Bısri'nin dediği gibi "sevgi, sahibini konuşturur." Ozan, aşkın gerçekleşmesini, doğmasını, ruh ve yüz güzelliklerinin birbirlerine bağlanması olarak tanımlar. Ona göre vurulmak, hem iki gönüldeki sırların, güzelliklerin karşılıklı birbirini tanıyarak bağlanması, hem de yüz nurunun birbirini sevmesidir. Yüzdeki nurla gönüldeki sırrın birbirine bağlanmasını, O, "yüz güzelliğinin aşk kalemiyle gönül tablosuna yazılışı" olarak formüle eder. Ona göre, "aşk ateştir, ten Tur dağıdır." "Güzel ise Musa'nın gördüğü o ateşli ve ışıklı ağaçtır." Betimlediği güzele duyulan aşk, pınar suyu gibi berraktır. "Tanrıyı gösteren aynadır." Gençler için de, "ömrünün güneşi akşama varmış" olanlar için de (eğer gerçekten aşık iseler) bu böyledir. Ona göre aşk, ne sadece maddi bir haz, ne de zengin manevi bir varlıktır. Aşk çok yönlü, yüceltici bir olgudur. Kimisi dünya yaşamıyla onu harcar Kimisi de onunla ahiret sarayı satın alır. Bu iki topluluk da zararlı çıkar. Mahrum kalır görmek zevkinden. Ozan'a göre aşk, "sevgi ilinin sultanıdır." Tabi buna sevginin en yoğun ifadesi de diyebiliriz. "Nilüferi nazlı büyüten,büyütüp güneşe müşteri eden" odur. "O da yıldızların padişahı olan güneş gibidir." Kendisini istese de gizleyemez. "Bayrağını açığa vurmaksızın, perdelenmeyi kabul etmez." "Zühre yıldızını bile raksettiren" bu tatlı büyü, "yarın önünü kıble önü*" haline getirir. İnsanın aşk denilen bu haline doğa bile aşık olur. "Âşığın mezarına yağmur yağdıkça,her damlası on inci olur." Gelgeldim ki Xanî artık yaşadığı dönemde, eski eşitlikçi dönemin ve sonrasının aşkını arayıp bulamaz. Yaygınlaşan tefeciliğin, çapulun, ticaretin ve çürümekte, çökmekte olan hırslı feodal çıkarcılığın dejenere ettiği aşka bir nevi ağıt yakar. Aşkın yerini paranın aldığını yana yakıla bağırır: Özellikle hu çağda şu para kesesi Olmuş hepimizin dostu ve sevgilisi. Yani para ve altın hırsından bunların her biri bize o kadar yar olmuş ki îlmin tamamını bir mangıra satsan, felsefeyi bir ayakkabı karşılığında versen Kimse o kadehi ışık öncüsü yapamaz Kimse düzene girmeye yanaşamaz. Kürt bağımsızlık ve aydınlanma aşkının bu büyük anıtı, derebey-lerin arasında ezilen Kürt kadınlarının çığlıklarını, acılarını dinleyerek yapayalnız, ama dimdik yaşadı. Derebeyliğin anlayışı, Pythagore'nin daha bir güçlenmiş gerici anlayışıydı. Onlara göre, "düzeni, ışığı ve erkeği yaratmış bir iyi ilkeyle, kaosu, karanlıkları ve kadını yaratmış bir kötü ilkenin" çatışmasıydı söz konusu olan. Ozan Xanî'nin "şeytanın kapısı" olarak görülen, görülmek istenen bir varlığı güneşe benzetmesi, elbetteki ki hoş karşılanmayacaktır. Kürt sanat ve edebiyatında kadının yeri ve rolü; kadına bakış başlı başına bir inceleme alanıdır. Ama bir kez daha belirtmeliyiz ki şu Kürtler, bazı halklar gibi kadın üzerinde çok güçlü bir sahiplik duygusuna sahipler. Kartacah güzel kadın Dido'nun ölümü (efsaneye göre) Kartaca ile Roma arasındaki derin nefreti başlatmıştı. Böylesine bir güzel kadın için bir destan yaratmaya Kürtler malesef her zaman hazır görünüyorlar. Onlar bu güçlü sahiplik duygusuna yönelen yabancı bir eli en şiddetli bir ceza ile, Zeus'un Dana'lılara verdiği ceza tipinde bir ceza ile cezalandırmaya hazır görünüyorlar. Evet suçluyu Hades'e (yeraltına) atmak ve "şu delik fıçıyı suyla doldur bir ömür boyu!" direktifiyle mahkum etmek. |